‘Ateşle sınavdır Dersim’

  • 09:01 13 Eylül 2018
  • Kadının Kaleminden

 

"Bir ateşle sınavdır Dersim. Nice ateşlerden geçip gelmişken yeniden ateşin kutsallığı sırrını kutsalmışlığından ateş kokar mum kokulu Dersim ateş sınavındandır şimdi… Ve yakılan Dersim değil, yakılan Kürdistan'da yükselen itirazın ulaştığı kazanımlardır. Cehennemleştirilen coğrafyaların itiraz etme ihtimalinin gücüdür, umudur.”
 
Aysel Doğan 
 
Dersim'i sarmalayan ateş tufanı tabi ki ilk değil. Özgürlük hareketi mücadelesinin son 20 yılında askeri alanda sıkıştıkça coğrafyayı hedeflemiş ve yakmıştır. Ancak isyanlar ve isyan sonrası katliamlarla yaşatılan soykırımların başlangıcında ve arta kalan canlı-cansız ne varsa yok etme en büyük silahdır. Bunu en çok da biz Kürtler biliriz. Bu bir rastlantı veya kendiliğinden bir hakikat değil. Bu toprağına sevdalılığın, bu acıyı güce dönüştürmenin marifetidir. Ancak bu hakikat Kürtleri ilkten bugüne isyan haliyle getirmiş olsa da, dünü ve yarını birbirine bağlayan an'lara yanıt olamamanın da dayanılmaz, kendine, toprağına, güvenini ertelenmişliğin de rahatlığıdır. 
 
Bu çare aramaktan ziyade zorbalığa ‘bitirsen de yeniden dirilim, yaksan da yeniden yeşeririm’ diyerek, sömürge devletine meydan okumadır. Bölgenin en kadim halkı Kürtlerle ve de Kürt Aleviliğiyle coğrafyası Dersim'i ateşle ilişkisi tam bir kutsallığın trajedisidir. Ateşin kutsallığı, ateşin alevlerindeki görkemliliği destanımsıdır. Ve Alevilikte ise çok daha kutsallığın sırlarla gizemliliği bir ateşten yanarak arınmadır. Ateşi söndürmenin günahkarlığı, hele hele yanan, alevlenen ateşe su dökmenin günaha, ateş huzurunda dar da durmaktır. Bu dayanılmazlığa direniş destanı da eklenirse, Newroz ateştir. Dirilişin aydınlığı, müjdesidir de. Kutsallık tanrılaşmaya bir adım bir adım uzaklıkta durur. Ve ne acıdır ki, işgalci egemen elindeki zorla ateşle kutsallarımı yakarken, Kürdü, Aleviliği, günaha davettir. Bir ateşle sınavdır Dersim. 
 
Sorun şu ki; ezilenin mazlummiyetini, masumiyetini, tanımsızlığında biriken yaşammışlıklarını arta kalan acılardan kamilleşirken ve marifetle yaşamı sürdürme gücü, umudu yaratması diğer yandan ise bu hakikatin zorunluluğunu kendiliğine vurarak, hakikatin hakikatine hakkını veremez. Ve çözemedikçe de işgalci zorbalığı, zulmünden kurtulamaz. Durdurulamayan egemen-işgalci gittikçe kudurmuş canavara dönüşür. Modernitenin en berbat hali kapitalist modernite kendini öyle dayanılmaz, öyle dokunulmaz kılmak adına bölgede cehennemleri yaratırken,  biricik yaşayan cennet oluverir. Kötülüğün sıradanlaşması ve insanın, toplumun rızalığı ters yüz edilen hakikatin hakikatidir. Ve yakılan Dersim değil, yakılan Kürdistan'da yükselen itirazın ulaştığı kazanımlardır. Binlerce kez bastırılan, yakılan umutların yeşerdiği, meyveye durduğu özgür yaşam ideolojisinin gerçekleşebilir eşiğidir. Cehennemleştirilen coğrafyaların itiraz etme ihtimalinin gücüdür, umudur. Ve yakılan ilk insanın insanlaştığı, insanlık beşiğindeki değerlerdir. Yakılan bin yıllardır egemenlerin aşamadığı isyanlar engelidir. Öyle yaman bir çelişki ki, iç içe geçmiş, düğümlenmiş acılar, soykırımlar, iç içe geçmiş düğümlenmiş umutların tanımlanmaz, kutsallığın, direnişin çırıl çıplaklığının hakikatidir. O ilkten yeryüzü tanrıların tekleştirerek göklere çıkışından tekliğin yeryüzüne yeniden iktidarın, kanserleşerek inmesidir. Tepişmelerin kudurganlığın çılgınlığıdır. Ve kullanımı bitmiş zamanların gölgelerinde yaratıkları, güç verdikleri çömez diktatör bekçilerin zalimden daha zalim, zulümle kendini pazarlayan, efendileri adına kötülüğün, egemenliğinde payına düşen ruhunu pazarlayan, ruhsuzluğun sınırsızlığında bilinir-bilinmezliğin bulantı halidir. 
 
Bu hakikat çözümlenmedikçe, anlaşılmadıkça, bu yakmalar, yıkmalar sürdürülecektir ki, acılar ateş gibi, acılar da yakar tutuşturur ki, vebali büyük olur. Ve Kürdistan'ın yüreği Dersim, ülkesinin yaşadığı acılı tarihin toplamını daha dün yaşamamış mıydı? Dedelerin-oğulların kaderi. Aynı olmasa da, kemikleri birbirine karışmadı mı? Sessizliğin sağırlığın da, su uyur, zalimleşmiş düşmanın intikamı uyumaz. Bunu en iyi de Dersimliler biliyorken, unutkanlığın bilmezliği de bizi aklamaz. Dünü bilmenin kadimliği, birikimi, yarını görebilmenin umut ve marifetini, yaşamışlıkları ve yaşananı var ki, son yüz yıldır kötülüğün bin bir hali berbatlığıyla mücadele ederken özgürlük mücadelesi zere kadar kirlenmedi, kirletmedi ve de kutsallarına sarılarak yanarken küllerinden yeniden dirildiyse, başkaldırı umudunu, haklılığını ve biricikliğinin mucizevi tılsımı vardır. 
 
Dersim yanıyorken yer gök, yanıyorken kutsallarımız, Xızır'ı unutup Xızır'laşmanın sırrındaki tılsımı bozup kapatılan kapının önünde secdeye durmak olur mu? Ve sanki ilkmiş ateşten sınavımız, yeniden yeninden zalimin zulmün tanımını yapma, neden ve sonuçların ayırt edilememesindendir. Daha dün değil miydi binlerce köy yakılarak, binlerce insanımız zorunlu sürülmedi mi? Daha dün değil miydi Cizre ve Sur'da, Nusaybin'de yüzlerce insanımız yakıldı. Ateş insan koktu. Acının haykırışında yer gök secdeye durdu. Ve her yıl aynı ay, aynı gün uyuyan canavar uyanır gibi yakılmadı mı yüreğimiz? Ve bilmenin bilmezliğinde zamanı, mekanı bulanıklaştırma, kötülüğün dayanılmazlığında hiçbir sözün hükmü, tanımın gücü yoktur.
 
Diktatörlük kurtlar sofrasındaki sıkışmışlığından zulüm kusarken, Dersim’in ateş tufanındaki sarmalın da tepinirken, kimsesizlikten değil dünden çıkarılamadığı sonuçların bir araya toparlayamamanın yüküdür yüreğindeki ağrı…Sessizlikte seyre dalanlar hiçbir anlamı olmayan sözden keramet bekleyenler, zulmü görmezlikten gelip inkarın sebeplerine sığınanlardır bu kötülüğün dayanılmaz gösterisi karşısında acının çığlık çığlığa fırtınası gösteriye dönüşür mü? Gök kabul ederse yer kabul eder mi? Munzur’un yanan, donan, üşüyen halinin sırrını çözemeyenler bir damla su diyerek Dersim’e sefer edenlerin geliş gidişlerin telasından yanan yaprak, yanan dal, kuşun, böceğin, çiçeğin, ateşte eriyen, yürüyemem yol uzun diyen kaplumbağanın alevlere dalışının ve ‘isyanın sebebine kalmasın’ diyerek kayalıklardan Munzur’a kendini bırakan Dersim kadını gibi kayalığın tam ucuna tutunan geyikler alevlerin dayanılmaz dokunuşlarından kendini Munzur’a bırakırken meliyişleri… Öyle  çaresizliğin ağıtlarıyla, çığlığıyla uğurlanmazlarki ve yakın uzak yanı başında sırat  köprüsü misali öncesi bir yana da yarım yüzyılıdır isyanın isyanında  iken  halkların  birlikte yaşamasını  iddia edenlerden değil bir damla su  sözde yaralar ve  çığlık çığlığa siyaset  adına insanlığın vicdanını Dersim’e  çağıranlar belliki yaşanmışlığın anlarını  toplayamamışlar, bu çağrının yankısında sebeplenmişlerdir. 
 
Türkiyeli ve Türk  aydınlar, yazanlar, çizenler, kendince yol gösterenler iki arada bir derede  olma misali ile zalimin zulmü ile acıyı denkleştirenler en acısı da zorunlu sürgünü gönüllüğe  çevirenler,  dört bir yana savurulan Dersimliler,  acıya sarılıp sözün özüne dokunmayanlar,  trajik komik coğrafya sevenler, yaratıkları doğaya tapınanların, yakanlardan ‘yaktınız  söndürün’ deyip yakanın zalimliğini sırlayanlar, demokratlar, sosyalistler ve komünistler, partileri ve öncüleri, yada daha dün İstanbul şehrinde Gezi Parkı’nda kökünden söküp atılan ağaçlar için haykıranlar, ‘şafakta doğdu doğacak devrim’ diyenler şimdi Dersim, Lice, Şırnak coğrafyası yakılırken, kül olan ağaçlar ve bin bir hayvandan ‘şafaktan devrim’ doğmazmıki? 
 
Aleviler… kutsallarımız yakıldı sağırlığın dilsizliğin bedelidir. Kaderi okur gibi yazılanı okuyarak olmuyor dört bir yana savurulmanın tufanını durdurmadan ve kendi hakikatini yoluna girmeden hep eksik olanı tamamlayan miktar olarak kalır önce mürşit önce pir yolu şaşırır şaşırtırsa geriye boşluktan sızanların tarifi ve hükmü kalır. Kirlilik bir bulaşınca jar u gerçekler bile temizliyemez … Mahcup ettik zalimle baş edemeyen kutsallarımızı Munzur tutuştu dondu, üşüyor.  Mahcup ettik ya dağların erişilmezliğini erişen ateşin alevlerinden kendine pay çıkaran diktatörün güçsüzlüğün iki yüzlüğünden ve bir çare olamayan jar u gerçeklerimizin gücünün kerametinden, nice ateşlerden geçip gelmişken yeniden ateşin kutsallığı sırrını kutsalmışlığından ateş kokar mum kokulu Dersim ateş sınavındandır şimdi…
 
Kırkların kırk kapısı açılmalı, kırk makamın bir araya gelmeli ve hükmünü vermeli 10 binler kırkkapıdan yollardan dağlara ulaşmalı… Hangi set hangi güç engeller bu kutsal yürüyüş yoksa acının çığlığında söylenen sözün olur mu bir manası hükmü dayanamayıp bu yürüyüşten baştan sondan kopanlarda olur dayanamayıp ateş tufanın seyrinde oturup soluklanan dünün, yarının anda ki hakikatini bilmeyeler de… Şimdi Muharrem Oruçları’ndayız kaç Kerbela yaşandı, yaşanıyor farkında olmamanın günahkarlığının günahıdır yaşadıklarımız bundandırki yas değil zalime zalim mazluma mazlum demek için sömürgeci diktatörlüğün zulmünü lanetlemek için tam da zamanı. Boşuna yakılmadı her bir güneşin doğusunda analarımızın mumları ancak bağışlasınlar sabırla beklerken o kutsal günü ve yanarken dağlarımız ateş ateşle söndürülür…