Yazmak isteyen kadınlara çağrı: Pervasız ve cüretkar olur

  • 09:01 10 Haziran 2018
  • Kültür Sanat

 

Evrim Kepenek 
 
İSTANBUL - Kitap eleştirisinin bir yönüyle edebiyata üst bakış atmak anlamına geldiğini söyleyen edebiyatçı Ayşegül Tözeren, "Eleştirmenlerin yüzde 95'i erkek. Sanki edebiyata bir üst bakışı bir erkek atabilir düşüncesi var" dedi. Kadınlara da yazmaları için cesaret veren Ayşegül, "İçinizdeki babaları öldürerek başlayın söze. Pervasız ve cüretkar olun" diye ekliyor. 
 
Hem edebiyatçı, hem şair, hem doktor, hem insan hakları savunucusu, hem de feminist bir kadın Ayşegül Tözeren. Akademisyenler tutuklandığında Bakırköy Kadın Cezaevi önündeki özgürlük nöbetlerinde karşımıza çıkarken, tutuklu gazetecilere ilişkin yapılan sokak yürüyüşlerinde de kararlı adımları ile bilinen Ayşegül, "Yazılamayacak ne varsa yazalım, eleştirilemez ne varsa eleştirelim" diyor.  Son yazdığı "Edebiyatta eleştirinin özeleştirisi" isimli kitabı ile dünyada bir ilki gerçekleştiren Ayşegül, kitabının "Müebbet edebiyat" başlıklı bölümünde müebbet hapis cezası verilmiş bireylerin yazdıklarını da mercek altına alıyor.  Cezaevi edebiyatında genellikle "ünlü" bazı kişilere odaklanıldığına dikkat çeken Ayşegül, bu bölümde, "ünsüz" edebiyat üreticilerinin metinlerini de titizlikle çözmeye çalışıyor. 
 
Kitabı cezaevindeki kadın siyasetçilere gönderen Ayşegül ile eleştiride kadın olmak ve edebiyat üzerine konuştuk. 
 
* 'Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi' kitabının yolcuğunu nasıl başladı?  
 
Öykücü arkadaşların şöyle bir isteği vardı: "Bizim kuşağın bir eleştirmene ihtiyacı var" dediler. Ben de onları haklı buldum.  Çünkü kuşakların eleştirmenleri olabilir, bizim 2000'li kuşak da bir eleştirmene ihtiyaç duyabilir. Yazınsal anlamda, çok parlak da bir kuşak olduğu için bunu hak ettiğini düşünüyorum. Ama bir tek ben eleştiri yazmıyorum birçok yazar eleştiri yazıyor, bunun da farkındayım. Ama eleştirmenler de kitap çıkarmak noktasında tembeldir. Benim isteğim aslında bir sayfa açmaktı. Eminim benden daha iyi eleştiriler yazılacaktır daha iyi eleştiri kitapları çıkacaktır. Aslında eleştirmen arkadaşlara da hadi demek için çıktım bu yolculuğa diyebilirim. 
 
* Edebiyatta eleştirinin özeleştirisi derken tam olarak neyi ifade etmek istediniz? 
 
Doğanın geometrisi denen bir konu vardır. Bunu bir fraksallaşma olarak düşünebiliriz. Fraksallar birbirlerine benzer parçalar taşırlar ama aslında pek benzemezler. Burada ben edebiyatta eleştiri için eleştirinin yöntemlerini kullandım. Aslında yaptığım şey edebiyatta eleştirinin fraksallaşmasıdır. Elbette geometri ve edebiyat bir yerde buluşuyor bu kitap da geometri ve edebiyatın buluşmasıdır. 
 
* Kitap da erkek eleştirmenlere özel olarak mı değindiniz? 
 
Bizim eleştiriye çok yakın metinler çıkaran kadın yazarlarımız var. Erkekler, kendilerine eleştirmen derken onlar da diyebilirdi ancak demediler. İsimleri sayayım hemen. Bir, Füsun Akatlı. Eleştirmendir ama deneme yazıyorum demiştir. İkincisi, Necmiye Alpay. Necmiye de çok önemli eleştiri metinleri yazsa da kendisine dil bilimci demiştir.  Erkeklere baktığınızda, erkekler bundan daha az yetkin yazılar yazmalarına rağmen hepsi sırası ile 'ben eleştirmenim' der. Bu söyleyeceğim isimler yetkin değiller demiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama Türkiye eleştiri geleneğinin başında bir erkek vardır o da Nurullah Ataç'tır.  Nurullah Ataç, dil eleştirisinden öteye gitmiş midir? Sonra, Fethi Naci geliyor. Yine önemli bir eleştirmen. Bunlar erkek eleştirmen. Fethi Naci'den sonra birçok eleştirmen ortaya çıkıyor. Bunların yüzde 95'i erkek. Sanki edebiyata bir üst bakışı bir erkek atabilir düşüncesi var. Hayır bunun böyle olmadığını tarih gösterecektir. Kadınların sessiz devrimin olduğu bir çağda elbette ki kadınların eleştirisi de sessiz devrim yapacaktır. 
 
* Siz eleştiriye nasıl başladınız? 
 
İlk eleştirilerimi yazdığımda 19 yaşındaydım ve felsefe okuyordum. Felsefe olmadan eleştiri olmaz diye düşünüyorum.  Türkiye'de eleştirinin bu kadar cılız olmasının nedenini de buna bağlıyorum, eğer siz kendinize sorduğunuz sorular olmazsa, zaten eleştiri olmaz, sizin ontolojik kaygılarınız olması gerekir. 
 
* Yazılarınız için bir yüzleşme diyebilir misiniz?
 
Yüzleşme tabi ki. Bizim gibi toplumlarda kadının kendisi ile yüzleşmesi de çok zor. Kadın manifestosu yazmıştım ben, 'kendi içinizdeki babaları öldürün' diyordum. Sadece biyolojik babanız değil sevgiliniz de baba oluyor toplumda sizi yöneten kimse o da baba oluyor. İçinizde baba kimse onu öldürerek başlıyorsunuz işe ondan sonra başlıyorsunuz söze. 
 
* Kitapta iki erkek eleştirmene odaklanıyorsunuz…
 
Evet, Ömer Lekesiz ve Semih Gümüş. İki eleştirmenin farklı gibi görünse de benzer yönlerini ortaya koydum. Biri muhafazakar biri liberal olan iki erkek eleştirmenin mülkiyetle kurdukları bağ üzerinden bir metin ortaya koydum.  Ömer Lekesiz, kendisine bağlı olan gruba ait olmak istiyor. 'Ahirette bunu bana soracaklar.' Bu eleştiriyi sıfıra indirmektir. Semih Gümüş'ün sürekli sosyal medyada kendi dergisine yönlendirmesi de mülkiyet ilişkisidir. Bir makro iktidar içinde mikro iktidar yaşıyoruz mikro iktidarlar makro iktidara benziyor. 
 
* Nasıl yani? 
 
Birgün Gazetesi'nde Zaim Atam'ın yazısı çıkıyor. Beğenir ya da beğenmezsiniz o ayrı bir konu. Semih Gümüş, çok rahat bir şekilde "Atın bu kişiyi işten"  diyor. Makro iktidar mikro iktidarı kendisine benzetmiş. Hayatlarımıza makro iktidarın dışında böyle mikro iktidar odakları oluşuyor.  Eleştiri bu bakış açısına sahip insanlarla sürebilir miydi? 1978'e döndüm. Bedrettin Cömert'in "Eleştiriye 5 kala" isimli kitabını okudum. Kitapta, edebiyatta kooperatifçilikten söz ediyordu. Eleştirmenler artık kitap tellalları durumunda,  kooperatifçilik de 'bugünün yarını var diye düşünüp yazanlardır' diye anlatıyor.  Bunlar hiçbir zaman kendi çıkarlarına dokunacak bir şey yazmazlar diyor. Benim mücadelem, edebiyatta çıkarcılığa karşı bir mücadele. O edebiyatta "Eleştiriye 5 kala" demiş,  benim kitabım da "Eleştiriye 4 kala" olabilir. 
 
Kitabın en ilgi çeken başlığı "müebbet edebiyatı"  
 
Edebiyat tarihi boyunca cezaevi yazını hep ötelenmiştir. Bu kitabın bir ilk olma özelliği var. Sanki cezaevinde yaşanılan klişe metinler gibi algılanmıştır, ünlü yazarları haricinde oraya pek ilgi gösterilmemiştir. Böyle bir bölüm var kitapta, "müebbet edebiyat" diye. Ben özellikle ağırlaştırılmış müebbet hükümlü yazarların metinlerini aldım, bu yazıların hiçbiri "ünlü" diye tabir edilen yazarlardan değiller. Bunların metinlerini inceledim, F tipi hücrelerde kaldıkları için tamamen dünyadan izoleler. Romanlarında neler yazıyorlar, metinlerin nitelikleri üzerinde yazmaya çalıştım. F tipi hücrelerde yaşayanların anlatım tekniklerini çıkardım. Bu kitabın dünya edebiyatına katkısı olacaksa buradan olabilir diye düşünüyorum. 
 
Kitabı cezaevlerine toplu olarak göndermeye de başladım. İlk gönderdiğim kişiler yazarlar olmadı açık söyleyeyim hapisteki kadın siyasilere yolladım. Biliyorum aralarında kitap yazanlar var. Kandıra'ya gönderdim ilk olarak. 
 
* Son olarak sizin eklemek istedikleriniz nelerdir? 
 
Kadınlara seslenmek istiyorum. Yazmak isteyen kadınlara bir çağrı olarak algılansın lütfen. Kadınlar pervasız davransın, cüretkar davransın yazılamayacak şeyi yazalım, eleştirilemeyecek ne varsa onu eleştirelim. Çünkü bu kitap kadınlara "pervasız olun" çağrısı yapıyor.